Karadiyar'ın hikâyesi Tien ve Sinraen'deki kütüphanelerde saklıdır. Geçen çağların mucizeleri, savaşları, kahramanlıkları ve ahmaklıkları bu sayfalarda yazılıdır.
Annamor: Tien'in Unutulmuş Prensi
I. Doğunun Sessiz Kulesi
Tien, diyarın en genç şehri değildi, ama en yalnız olanıydı. Batıda Sinraen'in altın çatıları güneşin altında parıldarken, doğuda Tien yalnızca gri taş ve daha da grileşen bir gökyüzü tanırdı. Şehir, sanki dünyanın kendisi tarafından omuzlanmış gibi, sarp ve dişli dağların eteğine yaslanmıştı; o dağlar öyle yükseklerdi ki bazı kışlarda zirveleri hiç görünmez, yalnızca bulutların arasından süzülen kartallar onların orada olduğunu hatırlatırdı. Rüzgâr burada başka türlü eserdi. Batıda rüzgâr ekinleri okşayan, denizden gelen tuzlu bir nefesti; Tien'de ise taşların arasından ıslık çalan, kemiklere kadar işleyen, sanki dağların kendisinin fısıldadığı bir sesti.
Annamor bu taşların arasında doğdu. Ailesi kendini yüzyıllardır Esthe kanının uzak bir kolu sayardı, ama bu kanın tam olarak hangi unutulmuş Esthe'den, hangi kuşaktan geldiğini kimse söyleyemezdi. Annesiyle babası hakkında Tien'in kendi kayıtlarında neredeyse hiçbir şey yoktu; belki yalnızca Sinraen'in en derin kütüphanelerinde, tozlu raflar arasında saklanan birkaç el yazmasında adları geçen bir iki satır bulunabilirdi, o da eğer biri onları aramaya cesaret ederse. Doğduğu gece, dadılar onu kundağına sararken kaleye tuhaf bir kar fırtınası çökmüştü; yaşlı kadınlardan biri, çocuğun alnına dokunup gülümsemiş ve "işte bize unutulan bir prens daha geldi" demişti. Bu söz şefkatle söylenmişti, fakat çocuk büyüdükçe bu iki kelime, unutulmuş ve prens, ondan hiç ayrılmadı; birbirine öyle sıkı dolanmışlardı ki artık hangisinin diğerini tanımladığı belli değildi.
Tien Kalesi'nin en üst kulesinde, rüzgârın pencerelerin arasından süzülüp mumları titrettiği o dar odada, genç Annamor günlerini kütüphanenin tozlu raflarında geçirirdi. Kalenin yaşlı kayıt tutucusu, adı Ilmar olan kambur bir adam, çocuğa harfleri öğretmiş, sonra da onu kendi başına bırakmıştı okumaya. Annamor önce av kayıtlarını, sonra sınır anlaşmalarını, en sonunda da hanedanın kendi tarihini okudu. Aroblin Esthe'nin tahta çıkışını, Kraliçe Nimaor'un kırk dört yaşında bilinmeyen bir hastalıktan öldüğünü, Hail'in şifa arayışlarını, Sinraen'in genç yaşta hastalıktan gittiğini, ondan sonra gelen nice varisin sayfalarda sessizce kaybolduğunu okudu.
Bir akşam, mum ışığında bu kayıtları tekrar tekrar çevirirken, Ilmar'a sordu:
"Neden hepimiz bu kadar erken ölüyoruz?"
Yaşlı adam bir süre cevap vermedi. Sonra elini kitabın üzerine koydu, sanki sayfaları soğuktan korumak ister gibi.
"Çünkü biz elf değiliz, küçük prens," dedi. "Bizim kanımız bu diyarın topraklarından, taşından ve fırtınasından yapılmış. Elfler yıllarca yaşlanmadan durur, biz ise bir mevsim gibi geçeriz. Bunu kabullenmek zordur, ama kabullenmeyen daha da acı çeker."
Sesini biraz daha alçaltarak ekledi: "Ermişler derler ki ölümlü olmak aslında bir lütuftur, küçük prens. Ölümsüzlük dedikleri şey, insana yılların yükünü sonsuza dek sırtında taşımaktan başka hiçbir şey getirmez."
Annamor'un yüzü bir anda sertleşti. "Senin gibi bir ayaktakımından zaten farklı düşünmesini beklemezdim," dedi, sesinde birden beliren bir öfkeyle. Ilmar başını eğdi ve o geceden sonra bu konuyu bir daha hiç açmadı.
Annamor o gece uzun süre uyumadı. Pencereden dışarı, karanlığa gömülmüş dağlara baktı ve içinde, henüz adını koyamadığı bir şeyin filizlendiğini hissetti.
II. Miras Olmayan Taç
Annamor on sekiz yaşındayken, Sinraen'de tahtın kaderini değiştirecek bir haber yayıldı: ana hattın son doğrudan vârisi çocuksuz öldü, ve konsey günlerce hangi kanın tahta oturacağına karar veremedi. Tien Evi'nin ileri gelenleri, kuşaklar boyunca sakladıkları o birkaç solmuş el yazmasını, kanlarının Esthe'ye uzandığını gösteren o belirsiz satırları, batıya gönderdiler; belki bu kez, dediler kendi aralarında, doğunun sadakati bir karşılık bulurdu.
Cevap haftalar sonra geldi. Batıdan bir haberci, Sinraen'in mühürlü bir mektubunu taşıyarak Tien'e ulaştı. Salonun ortasında, bütün halkın önünde okundu mektup: konsey, sunulan kanıtları "yetersiz ve müphem" bulmuş, tacı Esthe'nin başka, çok daha iyi belgelenmiş bir koluna, batıda köklenmiş bir haneye vermişti. Annamor'a yalnızca "Tien'in Muhafızı" unvanı bırakıldı, doğunun korunması ona emanet ediliyordu; bir onur olarak sunulan, ama bir sürgün gibi hissettiren bir görev.
Salonda kimse tek kelime etmedi. Yalnızca rüzgârın pencerelerden içeri sızan uğultusu duyuluyordu. Annamor, mektubu okuyan habercinin gözlerine baktı ve orada bir acıma gördü; bu, kılıçtan daha derin bir yara açtı içinde.
O gece, kalenin surlarında tek başına dolaşırken, kendisiyle aynı yaşta olan muhafız komutanı Berin ona yaklaştı.
"Bu bir onurdur, beyim," dedi Berin, sesindeki tereddüdü gizlemeye çalışarak. "Doğuyu korumak, batıda oturup şölen yemekten daha büyük bir yüktür."
Annamor uzun süre cevap vermedi, gözleri kuzeydeki karanlık ormanlara dikiliydi.
"Bir yük vermek başka şeydir, Berin," dedi sonunda, sesi rüzgâr kadar soğuktu. "Bir hak almak başka. Bana verdikleri şey bir onur değil, bir mazeret. Beni burada tutmanın kibarca söylenmiş hâli."
O günden sonra Annamor'un batıya olan güveni yavaş yavaş çürümeye başladı, tıpkı kalenin eski surlarındaki taşların arasına sızan buzun, yıllar içinde en sağlam duvarları bile çatlatması gibi.
III. Sınırların Erimesi
Yıllar geçtikçe kuzeyden inen ork sürüleri sıklaştı. Önceleri küçük çeteler halinde gelirlerdi, çobanların sürülerini kaçırır, tek başına yolculuk eden tüccarları pusuya düşürürlerdi. Sonra sayıları arttı, cüretleri büyüdü. Bir kış gecesi, üç yüz kadar ork Tien'in kuzey surlarına saldırdı; meşaleler karanlıkta bir ateş nehri gibi aktı, kalenin çanları saatlerce durmadan çaldı.
Annamor o gece surların üzerinde, elinde babasından kalma kılıçla savaştı. Sabah olduğunda ork sürüsü geri çekilmiş, Tien ayakta kalmıştı; ama surların altında yirmi yedi Tienli yatıyordu, aralarında Berin'in kardeşi de vardı. Annamor batıya bir haberci daha gönderdi, asker istedi, en azından birkaç okçu birliği rica etti. Cevap geldiğinde kışın en soğuk günlerinden biriydi ve mektupta yalnızca şunlar yazılıydı: "Sinraen'in kendi sınırlarında da meseleleri var. Sabrınızı rica ederiz."
Bahar geldiğinde, tacı taşıyan batılı Esthe hanesinin başındaki lord bir salgından öldü, çocuksuz. Annamor bir an, belki de bu kez konsey doğuya bakar diye umutlandı; ne de olsa Esthe kanı, doğuda da batıda da aynı sıcaklıkta akıyordu. Ama taç yine ondan uzağa, aynı batılı hanenin başka bir dalına gitti. Annamor bu haberi aldığında kütüphanede oturuyordu, elinde hâlâ Nimaor'un ölümüne dair eski bir kayıt vardı. Kâğıdı yavaşça masaya bıraktı ve pencereden dışarı, kar yağan dağlara baktı.
"Ben koruyorum," dedi kimseye değil, kendi kendine, sesi neredeyse fısıltıydı. "Başkası hükmediyor."
Bu cümleyi bir daha hiç yüksek sesle söylemedi. Ama o günden sonra, her sabah uyandığında, ilk düşüncesi bu oldu.
IV. Nimaor'un Taş Uykusu
Tien Kalesi'nin sırtını dayadığı o sarp dağların eteğinde, yüzyıllar önce Lady Nimaor için inşa edilmiş bir mezar duruyordu. Taştan oyulmuş heykeller, kraliçenin yüzünü hâlâ taşıyordu; zamanın aşındırdığı çizgilerine rağmen gözlerindeki huzur hâlâ seçilebiliyordu. Halk buraya hâlâ kış çiçekleri bırakırdı, ama çoğu bunun neden bu kadar önemli olduğunu bile bilmezdi artık.
Bir gece, kütüphanenin en eski rafında, Ilmar'ın bile açmaya cesaret edemediği bir sandıkta, Annamor yanmış ve kısmen okunmaz hâle gelmiş deri tomarlar buldu. Bunlar Kral Hail'in, annesinin ölümünden sonra çareler ararken tuttuğu notlardı; veba üzerine gözlemler, başarısız reçeteler, Esthe soyunda erken ölümlerin uzun bir listesi. Tomarların bazı satırları Nimaor'un ölümünden önce yazılmıştı, temiz ve düzenli bir elyazısıyla. Bazı bölümler ise sonradan, kapkara ve kana benzeyen bir madde ile üzerlerinden geçilmişti, sanki birileri bu satırların bir daha okunmasını istememiş gibi.
Sandığı kaldırdığında, altında, kütüphanenin taş zemininde ince bir çatlak gördü Annamor. Parmaklarını çatlağın kenarına soktu ve zemin, yıllardır kimsenin dokunmadığı bir menteşenin gıcırtısıyla açıldı. Aşağıya, doğrudan Nimaor'un mezarının temeline inen dar, nemli bir merdiven uzanıyordu; merdivenin taşları o kadar eskiydi ki üzerlerinde artık hiçbir işaret kalmamıştı, yalnızca zamanın bıraktığı düz ve soğuk bir yüzey vardı.
V. Merdivenlerin Altında
Annamor bu geçidi kimseye söylemedi. Ertesi sabah muhafızlarına yalnızca şunu emretti: "Birkaç gün kimse beni aramasın. Kütüphanede çalışacağım." Sonra tek başına, elinde bir meşale, taş merdivenleri inmeye başladı.
İlk katta uzun bir koridor onu karşıladı; duvarlarda Nimaor'u betimleyen kabartmalar vardı, kraliçenin genç hâlini, çocuklarıyla oynadığı anları gösteren resimler. Yerdeki taş kaidelerde hâlâ çürümüş çelenkler duruyordu, yüzyıllar önce bırakılmış gibi görünen, ama tuhaf bir şekilde hiç toza dönüşmemiş çelenkler. Annamor buradan geçerken meşalesinin alevi bir an titredi, sanki bir nefes ona üflemiş gibi.
İkinci katta hava daha da soğudu. Burası Kral Hail'in çalışma odasıydı sanki; kurumuş ot demetleri hâlâ tavandan sarkıyordu, kırık kavanozlar ve üzerlerinde okunaksız reçeteler yazılı kâğıtlar toprağa dökülmüştü. Bir masanın üzerinde, tozun altında, yarım kalmış bir mektup vardı. Annamor onu okumaya çalıştı ama kelimeler nemden dağılmıştı, yalnızca "anne" ve "affet" kelimeleri seçilebiliyordu.
Üçüncü katta tomarlar tükendi. Duvarlarda artık yalnızca isimler vardı, taşa özenle kazınmış, Esthe soyunda genç yaşta ölenlerin bir listesi. Annamor meşalesini yukarı kaldırdı ve listenin sonuna doğru yürüdü. Son isimden sonra, taşta hâlâ boş bir alan duruyordu, sanki birileri bir gün oraya bir isim daha yazacağını biliyormuş gibi. Annamor uzun süre o boşluğa baktı.
Aşağı indikçe meşalenin alevi giderek küçüldü, ışığı sanki karanlık tarafından yavaş yavaş yutuluyordu. Ayak sesleri bile burada farklı yankılanıyordu, daha boğuk, daha uzak.
VI. Sessizliğin Günleri
Bir gün geçti, Tien'de kimse fazla telaşlanmadı; prens kütüphanede çalışıyordu, bu alışılmış bir şeydi. İkinci gün, Berin merdiven başına gelip seslendi, cevap alamadı. Üçüncü gece, şehrin üzerine tuhaf bir sessizlik çöktü. Rüzgâr durdu. Dağlardan gelen kartallar bile o gece uçmadı. Kalenin köpekleri, her zaman gece boyunca uluyanlar, tek bir ses çıkarmadı. Yıllar sonra, Darah Düzlükleri'nin üzerine çökecek olan o büyük karanlığın küçük, ürkütücü bir kardeşi gibiydi bu sessizlik, ama o gece kimse bunu bilmiyordu.
Dördüncü gün, sarayda bir söylenti dolaşmaya başladı, kulaktan kulağa, fısıltıyla: "Nimaor'un mezarı açıldı." Kimse bu sözün nereden çıktığını bilmiyordu, ama herkes ona inanmaya hazırdı, çünkü açıklanamayan her şey Tien'de bir kehanete dönüşürdü. Berin merdivenin başına bir muhafız dizisi yerleştirdi, ama kimse aşağı inmeye cesaret edemedi. Prensin emri hâlâ geçerliydi: kimse aramasın.
VII. Karanlığın Sorduğu Soru
En derinde, Annamor kendini bir varlığın karşısında değil, bir boşluğun içinde buldu. Işık orada bambaşka davranıyordu; meşalesi yanmaya devam ediyordu ama etrafını aydınlatmıyordu, sanki alev kendi içine kapanmıştı. Duvarlar taştan değil de karanlıktan yapılmış gibiydi, ve o karanlık, Annamor'un her nefesinde ona bir şeyler fısıldıyordu.
Bu bir ses değildi, tam olarak. Daha çok, kendi düşüncelerinin ona geri döndüğü bir yankıydı. Nimaor'un kırk dört yaşında sönen gözleri, Sinraen'in genç bedeninin ateşler içinde yandığı geceler, taşa kazınmış onlarca isim, hepsi aynı anda önünden geçti. Ve en sonunda, tek bir gerçek kaldı geriye, öyle çıplak ve öyle soğuk ki Annamor'un dizlerinin bağı çözüldü:
Hepimiz kırılganız. Elfler değiliz.
Annamor buna karşı çıktı. Önce alçak sesle, sonra bağırarak. Tahtını aldılar, şerefini aldılar, şimdi de ömrünü mü alacaklardı? Elini karanlığa uzattı, sanki tutabileceği bir şey varmış gibi, sanki pazarlık edebileceği bir taraf varmış gibi. "Ben hâlâ Esthe kanıyım," diye haykırdı taşlara. "Bana bunu borçlusunuz."
Cevap gelmedi, çünkü orada cevap verecek bir dil, bir yüz, bir irade yoktu. Yalnızca yüzyıllar boyu biriken şey vardı: savaşlar, salgınlar, gecikmiş yardımlar, terk edilmiş tahtlar, unutulan prensler. Annamor'un öfkesi ve inkârı, işte bu birikimin üzerine son taşı koydu. Ölümü kabul etmedi, ama ölüm de ondan bir şey almadı zaten; yalnızca Annamor, o karanlığın bir parçası olarak geri döndü, farkına bile varmadan.
VIII. Kül ve Kor İçinde Dönen Adam
Merdivenlerden çıktığında, kaç gün geçtiğini kimse bilmiyordu, çünkü sayan herkes bir noktada saymayı bırakmıştı. Berin ilk gören oydu. Sonradan anlattığına göre, önce bir ışık gördü merdiven boşluğunda, kızıl ve titrek, bir korun son nefesi gibi. Sonra Annamor'un ayak sesleri duyuldu, yavaş ve ağır, taşlara vururken bile bir yankı bırakmıyordu artık.
Annamor kapıdan çıktığında, saçları tamamen ağarmıştı, sırtı hafifçe eğilmişti, sanki üzerine on yılın ağırlığı birden binmişti. Ama Berin, prensin elinde eski bir yara izi aramaya çalıştığında hiçbir şey bulamadı; ne kılıç yarası, ne soğuktan çatlamış eller. Bedeni, ölümü bir kez reddetmiş ve o günden sonra hiçbir şeyin ona dokunmasına izin vermiyormuş gibiydi.
Yırtık, beyaz pelerini rüzgârda ağır ağır savruluyordu, ama kukuletasının gölgesi altında yüzü tam seçilmiyordu. Yalnızca gözleri görünüyordu, ve o gözler artık insan gözü değildi; kızıl bir ışıkla parlıyorlardı, sönmeye yüz tutmuş bir ocağın son korları gibi. Elinde tuttuğu asanın ucunda, taştan mı yoksa alevden mi yapıldığı belli olmayan bir taş, kendi ışığıyla titriyordu. Beline bağladığı eski demir zincirler artık bir süs değildi; her adımında hafifçe şıngırdıyor, sanki geride bıraktığı bir şeyin, belki de kendi ölümlülüğünün kalıntısını taşıyordu üzerinde.
"Efendim," dedi Berin, sesi titreyerek, ne diyeceğini bilemeden.
Annamor ona baktı, uzun bir süre, sanki bu ismi ilk kez duyuyormuş gibi. Sonra konuştu, ve sesi eskisinden farklıydı; daha derin, daha yavaş, sanki her kelime uzak bir mağaradan geliyordu.
"Mezarı mühürleyin," dedi. "Bir daha kimse inmeyecek."
O günden sonra, kalenin hiçbir muhafızı ona "Prens Annamor" demeye cesaret edemedi. Dilleri kendiliğinden başka bir kelime buldu: efendi.
IX. Korkuyla Örülen Krallık
Annamor artık Tien'i dışarıdan değil, içeriden yönetiyordu. Muhafızları ondan korkuyordu, ama itaat ediyorlardı; ona göre bu, sadakatten çok daha güvenilir bir bağdı. Batıya bir mektup daha yolladı, bu kez tehdit değil, yalnızca üç kelime taşıyan bir cümleyle: "Taht bana borçlu." Sinraen'den gelen cevap ya hiç ulaşmadı ya da öyle küçümseyici bir tonla döndü ki, okuyan muhafızlar bile Annamor'un önünde okumaya çekindi.
Mezarı mühürlettiği günden sonra, Tien'in kapılarına daha önce hiç görülmemiş türde ziyaretçiler gelmeye başladı. Bazıları tüccardı; kervanlarını gece yarısı, kimsenin görmesini istemediği yüklerle kaleye getirirlerdi. Bazıları kendilerini kimyager diye tanıtan, parmakları asit yanıklarıyla dolu, sessiz ve tedirgin bakışlı figürlerdi. Bazıları ise yalnızca gözcüydü; günlerce kalenin surlarında oturur, kimseyle konuşmaz, sonra bir gece sessizce giderlerdi. Halk bu gelip gidenlere yavaş yavaş alıştı, tuhaf ama zararsız görünüyorlardı.
Ama bir gece, güneyden gelen bir grubun varlığıyla birlikte bütün Tien'e bambaşka bir sessizlik çöktü. Karanlık elfler, sessiz atlarının üzerinde, hiçbir meşale taşımadan kalenin kapısına ulaştılar. Muhafızlar onları görür görmez ellerini kılıçlarına attı, ama kimse ilk hamleyi yapmaya cesaret edemedi. Grubun başındaki figür atından indiğinde, kaledeki herkes, farkında bile olmadan bir adım geri çekildi.
Adı Vaelgorn'du, yıllar sonra doğacak olan Eryndor'un babası. Uzun boyu ve ince yapısıyla bir elfe benziyordu, ama üzerinde hiçbir elf zarafeti yoktu; hareketleri fazla yavaş, fazla hesaplıydı, sanki attığı her adımı yüzyıllar önce planlamış gibi. Yüzü kukuletasının gölgesinde kalıyordu, tıpkı Annamor'unki gibi, ama gözleri bir an ışığa çıktığında, kalenin en yaşlı ve en gözü pek muhafızlarını bile dondurdu. O gözlerde renk yoktu; yalnızca içine bakan herkesi yutmaya hazır, dibi görünmeyen bir kuyu vardı. Kimse o kuyunun dibini görmek istemedi, ama kimse de gözlerini oradan kolayca kaçıramadı.
Vaelgorn, Tien'de kaldığı üç gün boyunca tek kelime etmedi, en azından kimsenin duyabileceği bir sesle. Yalnızca Annamor'la, kalenin en üst kulesinde, kapılar kapalı, saatlerce görüştü. Sonradan muhafızlardan biri, o kapının önünden geçerken içeriden derin ve yavaş bir ses duyduğunu iddia etti, sanki bir mağaranın en dibinden geliyormuş gibi; ama bunu doğrulayacak ikinci bir kulak hiç çıkmadı. Vaelgorn gittikten sonra, Tien halkı uzun süre geceleri daha az dışarı çıktı. Ve o günden sonra, Annamor dışında hiç kimse, o dipsiz gözlerin sahibinin sesini bir daha duyduğunu söylemedi.
Kuzey kabileleriyle ilişkisi bambaşka bir şekilde kuruldu. Orkları ve goblinleri ezmek yerine, onları korkuyla dizginlemeyi seçti; bir savaş beyi öldürüldüğünde yerine bir başkasının geleceğini biliyordu, ama korku, ölümden farklı olarak nesilden nesile aktarılabilirdi. Vaelgorn'un bu ziyaretinden sonra, karanlık elfler arasında da doğuda "karanlık doğmuş bir varlık"tan söz edilmeye başlandı; bu henüz bir ittifak değildi, yalnızca uzaktan izlenen bir alev gibiydi, merakla ve temkinle gözlenen bir şeydi.
Tien Kalesi de yavaş yavaş değişti. Eskiden sade, savunmaya dayalı taş surlarıyla anılan kale, şimdi kuleleri kararmış, kapılarının üzerine kızıl bezden sancaklar asılmış bir yer olmuştu. Bu sancakların üzerinde, kimsenin tam anlamlandıramadığı eski bir işaret vardı; bazıları buna bir Esthe mührü diyordu, bazıları başka bir şey. Geceleri kalenin pencerelerinden sızan ateş ışığı, uzaktan bakan yolculara artık bir sığınak değil, bir uyarı gibi görünüyordu. Kayalıkların arasından geçen tüccarlar, artık Tien'e uğramadan, mümkün olduğunca uzağından dolanıyorlardı.
X. Darah'a Doğru
Sonunda, batı ile doğu arasındaki o eski ve sessiz gerilim koptu. İnsan Kralı Amroth, Aroblin Esthe'nin ana hattından gelen ve Sinraen tahtının gerçek vârisi olan adam, ve Dağ Altı Halkı'nın kralı Thulgar, ordularını doğuya, Annamor'un üzerine yürüttüler. Amroth'un damarlarında da aynı Esthe kanı akıyordu, ama tacın kaldığı hattan; Annamor için bu bir savaştan çok daha fazlasıydı. Karşısında duran adam, kendisine hiç verilmeyen her şeyi elinde tutuyordu: taht, halkın sevgisi, tarihin hafızası.
Annamor geri çekilmeyi reddetti. Berin, artık yaşlanmış bir komutan olarak, ona son kez Tien'in surlarını terk edip kuzeye çekilmeyi önerdi. Annamor yalnızca başını salladı.
"Ben bu toprakları çocukken korudum, kimse bana teşekkür etmeden," dedi. "Şimdi onları bırakmayacağım, kimse bana emretmeden."
Tien'in son savunmasında, halkı ona hâlâ eski adıyla seslenmek istese de, o artık başka bir şeyin taşıyıcısıydı. Ordularını Darah Düzlükleri'ne doğru yürüttü, tarihin onu ilk kez tam gücüyle kaydedeceği o güne doğru; gökyüzünün üzerine kara bulutların çöktüğü, rüzgârın bir anda sustuğu, bir ork kâtibinin daha sonra yarı yanmış bir tomara yalnızca üç kelime yazacağı gün: efendi geldi.
Savaş sona erdiğinde, Annamor atının üstünde hareketsizce durdu, düzlüğü kaplayan ölüleri izledi, uzun bir süre, sanki her birini tek tek sayıyormuş gibi. O gün kazandığı şey yalnızca bir zafer değildi. Yıllar önce Nimaor'un mezarında başlayan o inkâr, artık geri dönüşü olmayan bir yola dönüşmüştü; Annamor her geçen yıl biraz daha insanlıktan uzaklaşıyor, biraz daha o karanlığın kendisine benziyordu. Ve bunun bir bedeli olduğunu, belki de en çok kendisi hissediyordu.
Aynı Kandan İki Düşman
Tien'de hâlâ yaşayan birkaç yaşlı muhafız, ona hiçbir zaman şeytan ya da iblis demediklerini hatırlar. Böyle bir ad vermek, onu dışarıdan gelen, yabancı bir kötülük sanmak olurdu; oysa Annamor'u çocukluğundan tanıyanlar bilirdi ki karanlık ona dışarıdan gelmedi. O, yıllar boyunca biriken kırgınlığın, reddedilmiş bir tahtın ve inkâr edilen bir ölümün üst üste yığılmasıydı; hiçbir varlık ona güç vermedi, o yalnızca insanlıktan koptuğu ölçüde güçlendi.
Ve Darah Düzlükleri'nde karşı karşıya gelen iki adam, Amroth ve Annamor, aynı kandan geliyordu; yüzyıllar önce ikiye ayrılmış tek bir nehrin iki kolu gibi. Yalnızca biri kayıtların en parlak sayfasında yazılıydı, diğeri ise kayıtlarda neredeyse hiç yer almamıştı; belki de bütün bu hikâye, en başında, tam olarak bu yüzden başladı. Aralarındaki nefret hiçbir zaman yalnızca iki kralın çekişmesi olmadı. Çok daha eskiydi bu, çok daha kişiseldi; bir ailenin, kuşaklar boyunca biriken bir hesaplaşmasıydı, ve o hesap, Darah'nın kanla ıslanmış toprağında bile tam olarak kapanmadı.
