Karadiyar'ın hikâyesi Tien ve Sinraen'deki kütüphanelerde saklıdır. Geçen çağların mucizeleri, savaşları, kahramanlıkları ve ahmaklıkları bu sayfalarda yazılıdır.
Yeşil Sessizlik Vakası
Aşağıdaki satırlar, Esthe soyundan gelen Lord Aethonun şahsi kayıtlarından alınmıştır. Metnin, İlk Çağın altı yüz kırk ikinci yılı civarında kaleme geçirildiği düşünülmektedir. O yıllarda bugünkü Poynaz Köyü henüz kurulmamış, bölge yalnızca Güneybatı Ormanları adıyla anılmıştır.
Babam Hail henüz kral olmamıştı. Dedem Esthe ise hastalıklarla uğraşmaktan geceleri bile uyuyamaz hâle gelmişti. İnsan yerleşimleri yeni yeni büyüyor, avcı birlikleri ormanların derinliklerine daha sık inmeye başlıyordu. Fakat o yıllarda güneybatıdaki kadim ormanlara kimse isteyerek gitmezdi. Ağaçların arasında garip bir sessizlik vardı. Kuşlar öter, rüzgâr eserdi ama yine de insan kendisini dinleniyormuş gibi hissederdi.
Ben o zamanlar yirmi yaşındaydım. Yanımda yirmi iki mızraklı asker ve dört avcıyla birlikte güneybatı sınırına gönderildim. Sebebi ise son günlerde ortaya çıkan ork baskınlarıydı. Hayvan sürüleri parçalanıyor, oduncular kayboluyor, devrilmiş ağaçların arasında parçalanmış bedenler bulunuyordu. İlk başlarda bunun sıradan bir yağma olduğunu düşündük. Fakat ölülerin çoğunun gözleri oyulmuştu. Bu, kuzey kabilelerinden gelen orkların eski savaş alametiydi.
Üç gün boyunca ormanın kıyısında ilerledik. Dördüncü gün sis çöktü. Öyle yoğun bir sisti ki önümüzde yürüyen adamı bile zor seçiyorduk. Atlarımız huzursuzlandı. Avcılarımızdan biri geri dönmemiz gerektiğini söyledi. Bir diğeri ise ağaçların arasında yürüyen gölgeler gördüğünü iddia etti. Askerler korkmaya başlamıştı ama ben Esthe soyundan geldiğim için geri çekilmeyi kendime yediremedim. İlerlemeye devam ettik.
Akşamüstüne doğru ilk cesedi bulduk. Bir ork bedeniydi. Boğazına saplanmış ince gümüş bir ok vardı. Oku çıkarmaya çalıştığımızda avcılarımızdan biri bunun insan yapımı olmadığını söyledi. Gerçekten de tuhaftı. Şaftı karanlık renkliydi ama taşımıyordu. Sanki cilalanmış gece gibi parlıyordu. Ne demir ne kemik ne de bildiğimiz başka bir maddeye benziyordu.
Gece çöktüğünde saldırıya uğradık. Ağaçların arasından gelen savaş çığlıkları ormanı titretti. En az kırk ork vardı. Kalkanlarımızı kaldırdık ve dar bir çember oluşturduk. İlk hücumda iki adamımız yere düştü. Bir ork baltası askerlerimden birinin yüzünü ikiye ayırdı. Çamurun içinde geri çekilmeye başladık. O gece öleceğimizi düşündüm.
Tam o sırada ormanın içlerinden gelen sesleri duydum. Önce rüzgâr sandım. Sonra ağaçların arasından ince uğultular yükseldi. Bir anda karanlığın içinden gümüş oklar yağmaya başladı. Öylesine hızlıydılar ki göz onları takip edemiyordu. Her ok bir ork buluyor, boyunlara, gözlere yahut boğazlara saplanıyordu. Bazı yaratıklar ne olduğunu bile anlayamadan yere yığıldı.
Adamlarım korkuyla çevreye bakıyordu. Ben ise ağaçların arasında bir şey gördüğüme yemin edebilirim. Uzun boylu siluetler... Sislerin arasında yürüyen solgun varlıklar... Ay ışığı üzerlerine vurduğunda bedenleri kısa süreliğine görünür oluyor, sonra yeniden gölgelerin arasına karışıyordu. İnsan gibiydiler ama değillerdi. Bir insan bu kadar sessiz hareket edemezdi. Bir insanın bakışları bu kadar ağır olamazdı.
Savaş çok kısa sürdü. Orklar kaçmaya başladığında ok yağmuru aniden durdu. Orman yeniden sessizleşti. Öyle derin bir sessizlikti ki yaralıların nefes alışlarını bile duyabiliyordum.
Askerlerimden biri dizlerinin üzerine çöktü ve ormanda yaşayan ruhların bizi koruduğunu söyledi. Bir başkası bunların kadim tanrılar olduğuna yemin etti. Fakat ben onların ne olduğunu bilmiyordum. Tek bildiğim şey, bizi öldürmek isteseler bunu kolaylıkla yapabilecekleriydi.
Şafak sökerken sis dağıldı. Ormanın içlerinde onları aradık. Ne kamp ateşi bulduk ne iz ne de ayak izi. Sadece toprağa saplanmış birkaç gümüş ok kalmıştı. Fakat güneş yükseldikçe o oklar da değişmeye başladı. Karanlık yüzeyleri çatladı, sonra ince tozlara dönüşüp rüzgârla savruldular. Sanki hiçbir zaman var olmamışlardı.
Dönüş yolunda askerlerime o gece hakkında konuşmamalarını emrettim. Çünkü halk böyle hikâyelerden korkar. Fakat yıllar geçtikçe şunu anladım: O gece bizi kurtaran şey ne bir insan ne de bildiğimiz başka bir canlıydı. Kadim ormanların derinliklerinde bizlerden çok önce yaşayan birtakım varlıklar vardı. Ve onlar, istemedikleri sürece görülmek istemiyorlardı.
