Karadiyar'ın hikâyesi Tien ve Sinraen'deki kütüphanelerde saklıdır. Geçen çağların mucizeleri, savaşları, kahramanlıkları ve ahmaklıkları bu sayfalarda yazılıdır.

Belrik Boğazı Muharebesi

Aşağıdaki kayıtlar, Üçüncü Çağ’ın sonlarına doğru Sinraen’de kaleme alınan Demir Tahtların Hatıratı isimli kronikten alınmıştır. Metin, Dwarf Prince Quel’in ilk büyük savaşını ve Belrik Boğazı’nda yaşanan hadiseleri anlatır.


Belrik, kuzey geçitlerine açılan dar ve rüzgârlı bir boğazdı. Bir yanında siyah kayalıklar yükselir, diğer yanında ise yüzlerce kulaç aşağı uzanan uçurumlar bulunurdu. Kış aylarında o kadar sert rüzgâr eserdi ki bazı geceler dağların bile inlediği söylenirdi. Fakat cüceler için Belrik yalnızca bir geçit değildi. Mitron’dan kuzeye çıkan tüm demir yolları o boğazdan geçerdi. Bu yüzden Belrik düşerse kuzey madenlerinin de düşeceği bilinirdi.

O yıllarda goblin sürüleri dağların karanlık yarıklarından daha sık çıkmaya başlamıştı. Küçük köylere saldırıyor, maden kervanlarını yağmalıyor ve geceleri dağ yollarında devriyeleri boğazlıyorlardı. Başlarda bunların sıradan baskınlar olduğu düşünüldü. Fakat Belrik’e gönderilen son keşif birliğinin tamamı kaybolunca durum değişti. Kral Thulgar derhal geçitlerin tutulmasını emretti.

Sarayda toplanan savaş meclisinde herkes aynı şeyi söylüyordu: Goblinler yüzlerceydi. Belrik’e gönderilecek küçük bir birlik boğazda ezilip yok olurdu. Bu yüzden birçok lord daha büyük bir ordunun hazırlanmasını önerdi. Fakat o sırada henüz genç sayılan Prens Quel ayağa kalktı.

“Belrik düşerse kuzey düşer,” dedi. “Goblinlerin sayısı arttıkça cesaretleri de büyüyecek. Onları geçitte durdurmak için binlerce savaşçıya ihtiyacımız yok. Yalnızca geri çekilmeyecek elli cüce yeterlidir.”

Salonda kısa süreli bir sessizlik oldu. Bazı yaşlı lordlar gülümserken bazıları prensin delirdiğini düşündü. Çünkü Quel henüz büyük bir savaş görmemişti. Kral Thulgar ise uzun süre hiçbir şey söylemeden oğluna baktı. Sonunda ağır bir sesle konuştu:

“Ellinizle gidip yüzlercesini durduracağını söylüyorsun. Öyleyse Belrik senindir. Ya geçidi tutarsın... ya da ismin dağ taşlarında unutulur gider.”

Üç gün sonra Quel yanında kırk dokuz gönüllü savaşçıyla birlikte kuzeye yürüdü. Yanındaki cücelerin çoğu yaşlı gazilerdi. Bazıları ork savaşları görmüş, bazıları ise hayatını madenlerde geçirmişti. Aralarında genç olan tek kişi Quel’di. Fakat yürüyüş boyunca en ağır zırhı o taşıdı. Sırtında ise daha sonra bütün diyarda nam salacak olan altın işlemeli çift uçlu baltası duruyordu. Baltanın iki yanında Mitron hanesinin kadim mühürleri işlenmişti.

Belrik’e vardıklarında geçidin çoktan kana bulandığını gördüler. Parçalanmış kervanlar hâlâ yolun kenarında duruyordu. Bazı cesetler kayalıklardan aşağı atılmıştı. Goblinler ise boğazın kuzey ucunda toplanmıştı. Sayısız meşale karanlığın içinde hareket ediyor, yaratıkların boğuk savaş çığlıkları kayalıklarda yankılanıyordu.

Bir savaşçı Quel’e yaklaşarak geri çekilmeleri gerektiğini söyledi. Çünkü karşılarındaki sürü en az üç yüz goblinden oluşuyordu. Prens cevap vermedi. Yalnızca baltasını sırtından indirip yere sapladı. Sonra Belrik’in en dar kısmını gösterdi. Orası en fazla altı kişinin yan yana durabileceği kadar dardı.

“O hâlde altı kişi gibi savaşmayacağız,” dedi. “Dağ gibi savaşacağız.”

Goblinler gece çöktüğünde saldırdı. İlk dalga çığlıklarla birlikte geçide hücum etti. Fakat cüceler dar yolu kalkanlarla kapatmıştı. Öndekiler devrilince arkadakiler onların üstüne yığıldı. Tam o anda Quel ileri atıldı.

Anlatılanlara göre ilk darbede bir goblinin omzundan giren baltası göğsünden çıkmıştı. İkinci savuruşta başka bir yaratığın kafasını boynundan kopardı. Dar geçitte goblinler sayı üstünlüğünü kullanamıyordu. Ölüler üst üste yığıldıkça yol daha da daraldı.

Savaş saatler boyunca sürdü. Goblinler defalarca saldırdı. Her seferinde geri püskürtüldüler. Kayalıklardan aşağı düşen bedenlerin sesi gece boyunca duyuldu. Belrik’in taşları kana bulandı.

Son hücum şafaktan hemen önce başladı. Goblinlerin en iri savaşçıları öne sürüldü. Bazıları paslı zincirler taşıyor, bazıları ise eğri mızraklarla cüce hattını parçalamaya çalışıyordu. Tam o sırada Quel kalkan duvarının önüne çıktı. Miğferini yere attı. Altın işlemeli baltasını iki eliyle kavradı ve tek başına ileri yürüdü.

O gün orada bulunan yaşlı savaşçı Brogar’ın sözlerine göre, “Prens artık bir cüceye değil, yürüyen bir savaş ateşine benziyordu.”

Quel’in baltası her savrulduğunda bir goblin yere düşüyordu. Dar geçitte yankılanan çelik sesi, yaratıkların çığlıklarını bastırmıştı. En sonunda goblin sürüsü kırıldı. Hayatta kalanlar kuzey yarıklarına doğru kaçmaya başladı. Birçoğu korkudan silahlarını bile geride bıraktı.

Güneş doğduğunda Belrik hâlâ ayaktaydı. Elliden geriye yalnızca otuz iki cüce kalmıştı. Fakat geçit düşmemişti. Goblin sürüsünün cesetleri yol boyunca üst üste yığılmıştı.

Quel geri döndüğünde Kral Thulgar oğlunu Mitron Sarayı’nın önünde karşıladı. Rivayete göre yaşlı kral uzun süre konuşmadı. Sonra yalnızca şu sözleri söyledi:

“Bugün bana bir prens değil, Mitron’un gerçek varisini geri getirdiler.”

Belrik Muharebesi’nden sonra Quel’in adı goblinler arasında korkuyla anılır oldu. Özellikle altın işlemeli çift uçlu baltası savaş alanında görüldüğünde, birçok goblin sürüsünün daha çarpışma başlamadan dağıldığı anlatılırdı. Hatta kuzey mağaralarında yaşayan bazı yaratıkların çocuklarını korkutmak için hâlâ şu sözü söylediği rivayet edilir:

“Sus... yoksa Altın Balta gelir.”