Karadiyar'ın hikâyesi Tien ve Sinraen'deki kütüphanelerde saklıdır. Geçen çağların mucizeleri, savaşları, kahramanlıkları ve ahmaklıkları bu sayfalarda yazılıdır.

Mirob'un Kara Defteri

Aşağıdaki kayıtlar, Sinraen arşivlerinin en alt rafında yüzyıllarca mühürlü kalan ve arşivciler arasında Mirob'un Kara Defteri diye anılan belgelerden derlenmiştir. Defterin büyük kısmı, Kral Mirob'un en güvendiği kumandanı Aldren'in krala sunduğu gizli raporlardan oluşur. Karadiyar Tarihi'nin İlk Çağın sekiz yüz yirmi altıncı yılı için yalnızca tek bir cümle yazmış olması tesadüf değildir; o yılın hikâyesi, ona tanıklık edenlerin yeminiyle birlikte toprağa gömülmüştü.


I. Kanatların Gölgesi

Dalron Ormanı'nın sisli tepelerinde kanatlı büyük yaratıkların ilk görüldüğü günün üzerinden neredeyse bir asır geçmişti. O yıllarda onlara verilen adlar unutulmuş, geriye halkın ağzında tek bir kelime kalmıştı: ejderha. Peşlerine düşen gözüpek avcılardan pek azı geri dönmüş, dönenlerin anlattıkları da çocukları geceleri kapı aralığından uzak tutan masallara dönüşmüştü.

Fakat masallar, gerçeğin yanında hep küçük kalır.

Sekiz yüzlü yılların başında ejderhalar artık yalnızca Dalron'un sislerinde yaşamıyordu. Gruk'thar'ın denize bakan falezlerine yayılmışlardı. Kıyıdaki balıkçılar, akşamüstleri kayalıkların üzerinde yükselen ince dumanlardan söz ederdi. Bazı geceler deniz, gökten değil de falezlerin içinden gelen bir ışıkla aydınlanırdı. Çobanlar sürülerini o tarafa sürmez, kervancılar yollarını uzatmayı kısa yoldan ölmeye tercih ederdi.

Gruk'thar, o zamanlar da bugünkü gibiydi: çatışmanın hiç dinmediği, güçlü savaşçıların yetiştiği, ürkütücü bir toprak. Orada yaşayan ork kabileleri için bir ejderha, korkulacak bir yaratık değil, kazanılacak bir ünvandı. Bir ejderhanın başını mızrağının ucunda taşıyan reis, kabilesinin önünde Ejderkıran diye anılır, savaş meclislerinde en önde otururdu. Bu ünvan uğruna kaç ork genci falezlerden aşağı yuvarlanmış, kaçı alevin içinde kül olmuştu, kimse saymazdı. Saymak da istemezdi.

Orklar zamanla ejderhaları gücün değil, hilenin yendiğini öğrendi. Genç ejderhalar parıltıya karşı tuhaf bir açlık duyuyordu. Kabileler, yağmaladıkları altınları ve kırık hazine parçalarını dar boğazların dibine yığar, üzerine ağ, çevresine mızrak kurar, beklerdi. Merakla yere inen yavru, ya ağın altında boğulur ya da kanatları açılamadan mızraklanırdı.

Goblinlerin derdi başkaydı. Onlar ejderhayı öldürmek değil, kırmak istiyordu. Yaralı ya da genç ejderhaları zincire vuruyor, aç bırakıyor, duman ve ateşle yıldırmaya çalışıyorlardı. Amaçları ünvan değil, ganimetti: kendilerine boyun eğen bir ejderha, en sağlam kapıyı bile açabilirdi. Ve o yıllarda goblinlerin en çok açmak istediği kapılar, cücelerin maden hattıydı.

Dunglor'un madenleri bu dönemde birkaç kez basıldı. Kayıtlar ölülerin sayısını yazmaz. Yalnızca kırık bir kapıdan, galerilerden günlerce tüten dumandan ve dağın öbür yüzüne kaçabilen birkaç madencinin sözlerinden bahseder:

"Gökten gelmediler. Yerden, karanlığın içinden geldiler. Önlerinde zincirli bir şey sürüyorlardı. Her adımında yer titriyordu, efendim. Ama başını bir kez olsun kaldıramadı."

II. Kral Mirob

Esthe soyundan nice kral gelip geçmişti. Çoğu iyi yönetti, bazıları kötü, pek azı da gerçekten hatırlandı. Mirob o pek az olanlardandı. Fakat onu hatırlanır kılan şey bir zafer değil, kimsenin görmediği bir karardı.

Kayıtlar onu kısa boylu sayılmayacak, ama heybetli de olmayan bir adam olarak anlatır. Sesini nadiren yükseltir, divanda başkaları konuşurken uzun süre susar, sonra tek bir soruyla tartışmanın yönünü değiştirirdi. Saray arşivcileri onun her akşam Sinraen'in kuzey kulesine çıkıp güneye baktığını yazar. Ne aradığını soran olmamıştı.

Dunglor'dan gelen haberler sarayın kapısına ulaştığında divan ikiye bölündü. Bir kısım kumandan, goblinlerin bir ejderhayı gerçekten ehlileştirebilmesinden önce güneye ordu indirilmesini, falezlerdeki bütün yuvaların ateşe verilmesini istedi. Bir başka kısım ise o yaratıkları insanların kendisinin yakalaması gerektiğini söyledi: "Goblinler başaracaksa, biz neden başarmayalım?"

Mirob iki tarafı da sonuna kadar dinledi. Sonra masanın üzerine, Dunglor'dan kaçan madencilerin getirdiği kararmış, yarısı erimiş bir zincir halkasını koydu.

"Bu zincire bakın. Bunu döven el, yarın ikinci bir zincir dövecek. Sonra üçüncüsünü. Bir gün o zincirlerin ucundaki yaratık bizim surlarımızın önünde duracak. Ejderhaları yakarsak, bu diyarın kadim bir parçasını kendi elimizle öldürmüş oluruz. Zincire vurursak, yarın kardeşlerimiz de aynısını yapar. Ve kim daha çok ejderhaya sahip olursa, diğerini o yakar. Ben ne birini ne de diğerini istiyorum."

Divandan biri, peki kralın ne istediğini sordu. Mirob bir süre zincire baktı.

"Kimsenin olmamalarını."

Divan o gece hiçbir karar almadan dağıldı. Kayıtlara göre aynı gece kral, saray muhafızlarından birini kumandan Aldren'i çağırmaya gönderdi.

III. Gizli Emir

Aldren o yıllarda kırk yaşını geçmiş, güney sınırlarında ork akıncılarına karşı yirmi yıl at koşturmuş bir kumandandı. Adamları onun hiçbir zaman en önde yürümediğini, ama hiçbir zaman da en arkada kalmadığını söylerdi. Kral onu sarayın sessiz bir odasında, yalnız kabul etti.

Aldren'in raporlarından ilki, o konuşmayı şöyle aktarır:

"Kral bana Gruk'thar'a gitmemi, ama bir ordu götürmememi söyledi. 'Ordu gürültü yapar,' dedi. 'Gürültü ise ejderhaları ya kaçırır ya da öfkelendirir. Ben ne birini ne diğerini istiyorum.' Falezlerdeki yuvaların çoğunun çoktan boşaltıldığını, orkların ve goblinlerin elinden kurtulabilmiş yumurtaların artık parmakla sayılacak kadar az olduğunu biliyordu. Benden onları bulmamı istedi. Bulursam getirmemi. Bulamazsam, kimsenin bulamayacağından emin olmamı."

Aldren yanına yalnızca üç kişi aldı.

Nerya, güney ormanlarında yetişmiş bir iz sürücüydü. Sinraen'e bağlı değildi; kimseye bağlı değildi. Aldren'in hayatını bir kez kurtarmış, o günden beri ancak o çağırdığında yabandan çıkar olmuştu. Yayını kimseye taşıtmaz, ateş başında konuşmayı sevmezdi.

Durgan, Dunglor'un basılan madenlerinden sağ çıkabilen birkaç cüceden biriydi. Kardeşi galerilerin birinde kalmıştı. Mitron'dan Dunglor'a uzanan tünelleri, dağın hangi yüzünün çatlak, hangi kayanın sağlam olduğunu, yeraltının nasıl nefes aldığını bilirdi. Kraldan hiçbir ödül istemedi. Yalnızca o zincirleri döven elleri görmek istediğini söyledi.

Ilvan ise üçünün en genciydi. Sinraen arşivlerinde yetişmiş, Dalron'dan dönen avcıların anlattıklarını yıllarca kâğıda geçirmiş bir yazıcıydı. Kılıçtan çok kalemi tutardı. Fakat ejderhalar hakkında bu diyarda ondan çok şey bilen başka biri yoktu. Kral onu ekibe bizzat kendisi kattı.

"Onları tanıyan biri gitmeli," dedi Mirob. "Korkudan başka bir şeyle bakabilen biri."

IV. Güneye Yol

Dört yolcu, ayın son haftasında Sinraen'den tüccar kılığında çıktı. Taş Ev'in ötesindeki ovaları geçtiler, güneybatıya, Dalron'un sislerine doğru indiler.

Yolun yarısında, ovanın kayalıklarla birleştiği yerde, çobanların Dipsiz Ağız dediği mağaraları uzaktan gördüler. Yamacın bağrına açılmış, karanlık ve sessiz ağızlardı bunlar. Çobanlar içlerinden sıcak bir rüzgâr estiğini, kışın bile çevrelerinde kar tutmadığını söylerdi. Hiçbiri içeri girmezdi.

Durgan atından indi, avucunu yamacın taşına dayadı ve uzun süre öyle durdu.

"Bu dağ derin," dedi. "Aşağıda bir şey ısıtıyor onu. Ateş değil, ama ateşe yakın. Taşın içinden geçen yollar var. Eski yollar."

Ilvan, Dalron'dan dönen avcıların ejderhaların ilk kez bu dolaylarda, sıcak yeraltı yarıklarının üzerinde dolaştığını anlattıklarını hatırladı. Aldren bu konuşmayı raporuna kısa bir notla geçirmiştir: "Dipsiz Ağız. Akılda tutulmalı."

O gün kimse bu notun ne anlama geleceğini bilmiyordu.

Ertesi hafta doğuya döndüler ve Gruk'thar topraklarına girdiler.

V. Altın Yemler

Gruk'thar'ın sınırında ilk karşılaştıkları şey bir ölü oldu.

Dar bir boğazın dibinde, güneşin altında parıldayan bir altın yığınının ortasında yatıyordu. Kanatlarından biri mızraklarla toprağa çivilenmiş, diğeri bir ağın altında kırılmıştı. Bir atın iki katı büyüklüğündeydi; yani gençti, belki de henüz bir yaşını doldurmamıştı. Pulları yer yer sökülmüştü. Ilvan, orkların bu pulları savaş zırhlarına diktiğini biliyordu. Başı yoktu.

Nerya altın yığınının çevresinde dolaştı, ayak izlerini okudu.

"Üç gün olmuş," dedi. "Yirmi kişiden fazla değillermiş. Başı götürmüşler, gerisini kargalara bırakmışlar."

Ilvan sessizce yere çöktü ve parmak uçlarıyla yaratığın soğumuş pullarına dokundu. Aldren raporunda o anı şöyle yazar:

"Arşivlerde yıllarca ejderhaların korkunç yaratıklar olduğunu yazmış olan bu genç adam, o gün bir ölünün başında ağladı. Ne söyleyeceğimi bilemedim. Durgan da bilemedi. Nerya ise yalnızca 'Burada fazla kalmamalıyız' dedi. Haklıydı."

İki gün sonra, bir ork av kampının ateşini uzaktan gözlediler. Nerya gece kampın kıyısına kadar sokuldu ve şafak sökmeden geri döndü. Getirdiği haber, seferin bütün yönünü değiştirdi.

Orklar kendi aralarında bir goblin kampından bahsediyordu. Falezlerin güneyinde, kurumuş bir dere yatağında kurulmuş bir kamptı bu. Goblinlerin orada zincire vurulmuş ejderhalar beslediği, ama asıl önemlisi, yuvalardan çaldıkları yumurtaları sakladıkları söyleniyordu. Ork reislerinden biri, kendisine Ghrazak Ejderkıran diyen biri, bu yumurtaları ele geçirip kabilesinin gözünde yeniden doğacak ejderhaların efendisi olmak istiyordu. Orklar kampa saldırmak için doğru zamanı bekliyordu.

"Yani yumurtalar ya goblinlerin zincirine," dedi Durgan, "ya da orkların mızrağına gidecek."
"Hiçbirine gitmeyecek," dedi Aldren.

VI. Zincirler Kampı

Goblin kampına üçüncü gecenin sonunda vardılar.

Kurumuş dere yatağı, uzaktan bakınca bir yara gibi görünüyordu. Kıyıları boyunca kurulmuş derme çatma çadırların arasında ateşler yanıyor, havaya ağır, yağlı bir duman yükseliyordu. Dumanın arasından zincir sesleri geliyordu. Ve bir şeyin, çok derinden, inler gibi soluduğu bir ses.

Kampın ortasında, kayalara çakılmış kalın demir halkalara bağlı üç ejderha vardı. İkisi kıpırdamıyordu. Üçüncüsü gençti; gözlerinden biri dağlanmış, kanatlarının zarı yer yer delinmişti. Goblinler onun çevresinde ateş yakmış, çemberi her daralttıklarında yaratığın korkuyla büzülüşünü izleyip gülüşüyordu. Ağzı demir bir kafesle kapatılmıştı, alev kusamasın diye.

Kampın gerisinde, dumandan uzak tutulmuş bir çadırda, samanla sarılı sandıklar duruyordu.

Plan basitti. Nerya kampın doğu ucundaki ateşleri birer birer oklarla dağıtacak, goblinlerin dikkatini oraya çekecekti. Durgan ve Ilvan sandıkların bulunduğu çadıra dolanacak, Aldren de çekilme yolunu açık tutacaktı. Yumurtaları alacak ve karanlığa karışacaklardı.

Planın çoğu işledi.

Nerya'nın ilk okları goblin nöbetçilerini sessizce düşürdü. Sonra doğudaki çadırlardan biri alev aldı, ardından bir diğeri. Kamp bir anda kargaşaya döndü. Goblinler bağırışarak doğuya koştu. Durgan ile Ilvan çadıra girdiğinde sandıklardan yalnızca birinin dolu olduğunu gördüler. İçinde beş yumurta vardı. Biri kırılmış, içi çoktan soğumuştu. Kalan dördü, Durgan'ın deyişiyle, "taş gibi ağır, ama içinden ılık."

Sandığı sırtlanıp çadırdan çıktıklarında Ilvan durdu. Gözü, zincirlerin ucundaki genç ejderhaya takılmıştı.

"Onu burada bırakamayız," dedi.

Durgan onu kolundan çekti. Aldren karanlığın içinden bağırdı. Fakat Ilvan çoktan koşmaya başlamıştı.

Aldren'in raporu bundan sonrasını kısa ve ağır cümlelerle anlatır:

"Ilvan yerde yatan bir goblinin baltasını aldı ve yaratığın ağzındaki kafesin zincirine vurdu. Bir kez. İki kez. Üçüncüde zincir koptu. Kafes yere düştü. O anda yaratığın tek gözünde ne gördüğümü bilmiyorum. Korku mu, öfke mi, yoksa ikisi de değil mi. Ilvan ellerini açtı ve ona bir şeyler söyledi. Ne söylediğini duyamadım. Ardından alev geldi.

Yaratık bize saldırmadı. Ne bize ne de goblinlere. Yalnızca korkmuştu. Ateş, duman ve zincirden başka bir şey bilmeyen bir yavru, önünde duran ilk kişiye bütün korkusunu kustu. Sonra kalan zincirlerini koparıp göğe yükseldi ve bir daha görünmedi.

Ilvan'ı yanan çadırların arasında bulduk. Elinde hâlâ o baltayı tutuyordu. Nefes almıyordu. Durgan onu taşımak istedi, ama arkamızdaki bağırışlar yaklaşıyordu."

Ilvan'ın bedenini götüremediler. Çekilirken goblin kampı arkalarında tamamen alevler içindeydi. Zincirlerin ucundaki diğer iki ejderhayı kurtaracak ne zamanları ne de güçleri vardı. Onları zincirleriyle birlikte, yanan kampın ortasında kaderlerine terk ettiler. Aldren raporunda bunu, seferin kendini en az affedebildiği anı olarak yazar.

VII. Taş Kule

Ghrazak Ejderkıran'ın orkları yanan kampın dumanını gördü ve saatler içinde iz sürmeye başladı.

Dört kişi artık üç kişiydi ve sırtlarında bir sandık taşıyorlardı. Yollarını gizlemeye çalıştılar; dere yataklarından yürüdüler, kayalıkların üzerinden atladılar. Fakat ork izcileri yorulmak nedir bilmiyordu. İkinci günün akşamında arkalarında borazan sesleri duymaya başladılar.

Batıya giden yolun daraldığı bir sırtın üzerinde, kimin yaptığı unutulmuş yıkık bir gözcü kulesi duruyordu. Kulenin önünden yalnızca iki atlının yan yana geçebileceği bir patika geçiyordu. Nerya kulenin dibinde durdu ve sadağını yere bıraktı.

"Burası," dedi.

Aldren itiraz etti. Kayıtlarda bu tartışmanın ne kadar sürdüğü yazmaz. Yalnızca Nerya'nın son sözleri yazar:

"Sen bu sandığı krala götüreceksin, Aldren. Ben de bu patikayı tutacağım. İkimiz de kendi işimizi biliyoruz. Bana bir iyilik yap ve arkana bakma."

Aldren ile Durgan sandığı alıp yola devam etti. Gece boyunca arkalarında savaş naraları, yere düşen bedenlerin sesleri ve aralıksız, ince ok uğultuları duydular. Uğultular uzun süre kesilmedi. Şafağa yakın bir vakitte bir borazan sesi daha duyuldu. Sonra her şey sustu.

Aldren arkasına bakmadı. Raporunda bunu yazarken elinin titrediği, mürekkebin satırlar boyunca dağıldığı arşivcilerin dikkatinden kaçmamıştır:

"O patikadan ne kadar ork geçemedi, bilmiyorum. Ama ertesi gün bizi takip eden tek bir ork izcisi bile görmedik. Ghrazak'ın yumurtaları ele geçirmek için gönderdiği sürü, o kulenin önünde kaldı. Nerya da öyle."

VIII. Kızıl Yarlar

Batıya dönen yol, Gruk'thar'ın kuzey sırtlarında Kızıl Yarlar denen sarp bir uçurum boyunca ilerliyordu. Patika yer yer bir adamın omuz genişliğine kadar daralıyor, yanından bakıldığında dibi görünmeyen bir boşluk açılıyordu.

Durgan bu yarları sevmedi. Taşın rengine, çatlakların yönüne, kayaların üzerindeki yosuna baktı ve bir yağmurun yaklaştığını söyledi. Haklıydı. Öğleden sonra gök karardı. İlk damlalar düştüğünde patikanın en dar yerindeydiler.

"Bu taş yağmuru sevmez," dedi Durgan. "Su çatlaklara girer. Çatlak da açılır. Hızlı yürü, kumandan. Konuşmayı sonra yaparız."

Fakat yağmur onlardan hızlıydı. Patikanın son dönemecinde yukarıdan derin bir gürleme koptu. Aldren başını kaldırdığında yamacın bir parçasının kopup üzerlerine doğru kaydığını gördü.

Durgan'ın o anda ne yaptığını Aldren raporuna tek bir uzun cümleyle geçirmiştir:

"Cüce sandığı benim kollarıma itti, beni patikanın sağlam tarafına doğru savurdu ve kendisi, bütün ömrünü taşın içinde geçirmiş birinin bileceği tek yere, kaymakta olan kayanın altında boşluk kalacak tek noktaya atıldı; ama o boşluk yalnızca bir kişilikti ve o kişinin ben olmasını seçti."

Toz dağıldığında patika yoktu. Durgan da yoktu. Aldren, sırtında dört yumurtanın bulunduğu sandıkla birlikte uçurumun kenarında, yağmurun altında tek başına kaldı. Kayıtlara göre orada bir gece boyunca bekledi. Sonra kalkıp yürümeye devam etti.

IX. Sinraen'de Bir Gece

Aldren, Sinraen'in kapılarından çıkışının otuz dokuzuncu gününde, yalnız ve kılık değiştirmiş hâlde geri döndü. Sırtındaki sandığı kimseye taşıtmadı. Saray muhafızları onu doğrudan kralın yanına götürdü.

Mirob, sandığın kapağı açıldığında uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Dört yumurta samanın içinde yan yana duruyordu. Koyu, pürüzlü kabukları ateşin ışığında hafifçe parlıyordu. Kral elini birinin üzerine koydu ve yumurtanın sıcaklığını avucunda hissetti.

"Kaç kişi gitti?" diye sordu.
"Dört," dedi Aldren.
"Kaç kişi döndü?"

Aldren cevap vermedi. Kral da bir daha sormadı.

O gece Aldren, Ilvan'ın kampta zincire koşuşunu, Nerya'nın kuleyi, Durgan'ın uçurumu anlattı. Ghrazak Ejderkıran'dan, altın yemlerden, zincirlerden ve kafesli bir ağızdan kusulan korkudan söz etti. Kral her şeyi dinledi. Ardından kumandanına seferin en başında söylediği şeyi bir kez daha söyledi. Bu sefer kâğıda geçirilmesini istedi:

"Bu yaratıklar kimsenin olmayacak. Ne orkların ünvanı, ne goblinlerin zinciri, ne de bizim sancağımız olacaklar. Bir ejderhayı kendi askeri yapan her kral, yarın o ejderhanın bir başka kralın askeri olarak geri dönmesini beklemeli. Ben bu diyarı böyle bir savaşa hazırlamayacağım.

Onları korumak, onları saklamak demek. Saklamak da unutturmak demek. Kimse onların nerede olduğunu bilmemeli. Bilen birkaç kişi de bir daha ağzını açmamalı."

Aldren, kralın yumurtaları nereye saklamayı düşündüğünü sordu. Mirob, kumandanının raporundaki o kısa notu hatırlattı:

"Dipsiz Ağız. Akılda tutulmalı, demiştin."

X. Mühür

Yumurtalar, Aldren'in dönüşünden on iki gün sonra, bir gece vakti Dipsiz Ağız'ın derinliklerine indirildi.

Kral bu iş için Mitron'dan yalnızca üç taş ustası istedi. Cüceler neyi örttüklerini sormadan çalıştılar. Belki de Durgan'ın kendi soylarından olduğunu bildikleri için sormadılar. Mağaranın en dip odalarından birine, dağın içinden gelen o tuhaf sıcaklığın en yoğun hissedildiği yere, taştan bir yuva oydular. Yumurtalar oraya, sıcak kayanın üzerine konuldu.

Odanın girişi sonra büyük bir taşla kapatıldı. Taşın üzerine, Esthe soyunun eski mührü kazındı. Mühür, onu görecek kimse olmasın diye taşın iç yüzüne, karanlığa bakan tarafına işlendi.

Töreni gözünü kırpmadan izleyen yedi kişi vardı: kral, Aldren, üç cüce usta ve iki saray muhafızı. Mirob, mağaranın ağzında, gecenin soğuğunda, her birinden ayrı ayrı yemin aldı. Kayıtlar yeminin sözlerini aktarmaz. Yalnızca kralın son cümlesini aktarır:

"Orada uyusunlar. Uyanmaları gerekirse, kimsenin zinciri olmadan uyansınlar."

Bu yedi kişiden hiçbiri, ömrü boyunca o gece yaşananları bir başkasına anlatmadı. Bilinen yegâne kayıt, Aldren'in krala sunduğu ve kralın kendi eliyle mühürlediği bu defterdir.

XI. Dumanın Yükseldiği Gün

Mühürden otuz gün sonra Mirob, Aldren'i bir kez daha güneye gönderdi. Bu kez yanında iki kolcu vardı. İkisi de Sinraen'e bağlı değildi; Nerya'nın bir zamanlar birlikte avlandığı, yabanda yaşayan, ağzı sıkı insanlardı. Görevleri yalnızca bakmaktı. Yaklaşmamak, dokunmamak, yalnızca bakmak.

Dipsiz Ağız'ın göründüğü tepeye üçüncü günün sabahında vardılar.

Aldren raporunda gördüklerini şöyle anlatır:

"Mağaraların ağzından duman yükseliyordu. Bacadan çıkan duman gibi değil, nefes gibi. Bir yükseliyor, bir kesiliyor, sonra yeniden yükseliyordu. Kolculardan biri bunun bir yangın olduğunu düşündü. Ben öyle düşünmedim.

Öğleye doğru dumanın arasından bir ışık parladı. Bir alev, mağaranın ağzından dışarı uzandı ve geri çekildi. Sonra bir şey çıktı.

Küçüktü. Gruk'thar'ın boğazında gördüğümüz ölü yavrudan da küçüktü. Kanatlarını önce beceriksizce açtı, sonra kayalığın kenarına kadar sendeledi. Bir an düşeceğini sandım. Düşmedi. Rüzgârı buldu ve yükseldi. Bir kez mağaraların üzerinde döndü. İkinci kez döndüğünde bizim bulunduğumuz tepeye doğru baktı. Öyle olduğuna yemin edebilirim.

Kolculardan biri yayına uzandı. Elini tuttum. Yaratık bize gelmedi. Biraz daha yükseldi, sonra güneye, Dalron'un sislerine doğru uçup gözden kayboldu.

Diğerleri çıkmadı. Belki henüz vakitleri gelmemişti. Belki de geleceği yoktu. Bunu bilmiyorum. Bildiğim tek şey şu: O gün mağaradan çıkan yaratığın ayağında zincir yoktu."

XII. Karakol

Aldren'in son raporu Sinraen'e ulaştığında kral, ertesi sabah divanı toplamadan önce kumandanını yanına çağırdı.

Mirob, ejderhaların mağaralardan yeniden çıkacağını biliyordu. Kimin onları ilk göreceğini de biliyordu: Gruk'thar'ın Ejderkıran olmak isteyen reisleri ve zincir döven goblin kampları. Mağaraların yerini gizlemek bir yere kadar mümkündü. Duman ise gizlenemezdi.

"Onlara dokunmayacağız," dedi kral. "Ama onlara kimin yaklaştığını bileceğiz."

Böylece Dipsiz Ağız'ın göründüğü tepede küçük bir karakol kuruldu. Krallığın sancağını taşımadı; içindekiler saray askerleri değil, yabandan derlenmiş bir avuç kolcuydu. Görevleri savaşmak değil, gözlemekti: güneyden gelen ork izlerini, doğudan sızan goblin kamplarını, mağaralara doğru uzanan her yabancı adımı. Kral onlara tek bir emir verdi, bu emir yıllar sonra karakolun taş duvarlarından birine de kazındı:

"Gördüğünü bildir. Gördüğüne dokunma."

Aldren ömrünün geri kalanını bu karakolla Sinraen arasında gidip gelerek geçirdi. Kayıtlar onun sonraki yıllarda bir kez daha göğe yükselen bir ejderha görüp görmediğini yazmaz. Yalnızca her yıl bir defa, kimseye söylemeden, Gruk'thar'ın sınırındaki yıkık bir gözcü kulesine ve Kızıl Yarlar'daki kaybolmuş bir patikaya gittiğini yazar.

Mirob'un Kara Defteri burada biter.

Sonraki kuşaklar Dipsiz Ağız'a başka bir ad verdi. Bugün onu herkes Ejderha Mağaraları diye bilir. Ve Karadiyar Tarihi, o yılı yalnızca tek bir cümleyle anar: İlerleyen yıllarda, zamanın kralı Mirob tarafından bu kadim yaratıkların son yumurtaları şu anki Ejderha Mağaralarının derinliklerine gizlendi ve böylece soylarının tamamen tükenmesinin önüne geçildi.

Cümle doğrudur. Yalnızca, bedelini yazmaz.